18 Eylül 2013 Çarşamba

Uçan H.

Bahçemizdeki erik ağacına tırmanıp en yüksek yerinden atlayan, akıl sağlığının pek yerinde olmadığını düşündüğüm biriydi o. Adı Hasan'dı. Nam-ı diğer Uçan Hasan. Gelişigüzel koyulmuş bir lakap değildi bu. Uçmak en çok Hasan'a yakışıyordu. Ağaçtan atlama eyleminden hiçbir şekilde sıkılmaz, her defasında da aynı keyfi alırdı. Uçtuğunu düşünür, her yere düştüğünde de "gördünüz mü, nasıl uçtum?" derdi dört katlı apartmana dönerek. Belki de duvarları seyirci edinmişti ya da pencereler alkışlıyordu onu, bunu tam olarak bilmiyordum. Bir yaz günü tanışmıştım onunla. Erik çeken canım, aklımı çelmiş; çıkarcı bir sebeple Hasan'ın yanına gitmeme sebep olmuştu. Balkondan Hasan'ı izlerken, "o kadar tırmanıyorsun, bir tane bile erik yediğini görmedim, atladığında birkaç erikle birlikte atla da birlikte yiyelim" demiştim. Gülen gözleriyle yüzüme bakıp, ”tamam” dercesine kafasını sallamıştı. Alnını kapatan saçları gözlerine erişmişti. Eğer 60'lı yıllarda İngiltere'de bulunsaydı, Beatles grubunun beşinci üyesi sanılabilirdi. Olumlu cevap almamdan mütevellit, apartman merdivenlerini ikişer ikişer indim. Kurulan sofrada eksik bir şey olduğunu fark edip, "oğlum bir koşu şunu şunu al da gel bakkaldan" diyen annemin sözleri ardından inerdim merdivenleri böyle, aceleci ve heyecanlı bir şekilde, ikişer ikişer. Yanına indiğimde, ceplerinden taşan erikleri avuçlayarak bana uzattı. Bu sefer ağaçtan atlamamış, çıktığı gibi inmişti toprağa. Gözlerime bakarak, "bu sefer uçmadım, uçsam erikler de uçardı" dedi. "Anlıyorum" dedim, ilk defa birini gerçekten anladığımı hissederek. Uçmayan erikleri avucuma bıraktı gülümseyerek.  O an uçan erikler yarattım zihnimde, pelerinli yeşil erikler, diğer meyve ağaçlarına musallat olan çocukları uzaklaştırıyordu ağaçtan. Sanki zihnimi okumuş gibi güldü gözleriyle Hasan. Gözleri öyle parlaktı ki, göz damlalarını kıskanabilirdi insan. "Acaba kaç işçi çalışıyor?" diye düşündüm gözlerinde. Dolgun bir maaşı kesinlikle hak etmişti gözlerindeki işçiler. Babamda işçiydi bir fabrikada, sabahın erken saatlerinde işe giderdi, işten geldiğinde de ya çok uykulu olurdum ya da uyumuş. Aynı evde olmamıza rağmen bir türlü görüşemiyorduk. Babamın çalıştığı, daha önce hiç görmediğim fabrika canlandı o an kafamda. Güneş gibi parlaktı fabrika, tıpkı gözleri gibi Hasan'ın.

Eve döndüğümde anneme Hasan’dan bahsettim. Adını duyunca fal taşı gibi açıldı gözleri. Üçüncü kattaki Seliha’nın oğluymuş. Deli diyorlarmış Hasan’a. Onunla görüşmeyecekmişim, bana bir şey yapabilirmiş. Bunu düzenli olarak gittiği günlerden öğrenmiş. Babası pilotmuş zamanında. İki yıl önce İzmir’e uçarken bir martı sürüsü intihara kalkışınca olan seksen yedi yolcuya ve mürettebata olmuş. Babasının ölümünden sonra da Hasan; kendini uçak, erik ağacını gökyüzü, toprağı da pist edinmiş. Canım erik çekerse de, babama söyleyecekmişim o bize alırmış.  


Annem bunları sıralarken, martıların saygınlığı huzurumda oldukça artmıştı.  Lakin gökyüzü kıskanılacak güzellikteydi ve bir uçağın motorunda binbir parçaya bölünmeye de değerdi. Hasan’ın deli hikayesi de tarafımca ciddiye alınmasa da, o günden sonra bir iki karşılaşma haricinde Hasan’la vakit geçirememiştim. O uçtu, ben ona balkondan baktım, ta ki Hasan’ın erik ağacı yerine, salonun camını tercih etmesine kadar.